Showing posts with label istanbul. Show all posts
Showing posts with label istanbul. Show all posts

8.8.13

The xx - 7 Ağustos 2013 İstanbul konseri

Instagram:@manolyafikri

Bir filmin fragmanını izler, hakkında biraz fikir edinir ama tamamını izlemeden bilmezsiniz ya, ben The xx konserinde bunu yaşadım. Aslında defalarca konser videolarını izlemiş, hatta bazılarını ezberlemiştim ama onlar sadece fragman niteliğindeymiş. Bu grubu canlı izlemek, filmin tamamını görmekmiş, bambaşka bir duyguymuş.

On Your Horizon'ın performansından sonra, sahne ekibinin hızlı adımlarla çalışmaya başlaması benim de kalbimin ritmini artırdı. O bir saat geçmek bilmedi ama ışıklar açılıp, Try'la açılışı yaptıklarında hipnoz seansımız başlamış bulundu. Şarkıları neredeyse albüm kalitesinde çalıp söylüyor, ışık oyunlarıyla da sahneyi bambaşka bir boyuta taşıyorlardı. Önde demirlere yapışmış, tamamen onlara odaklanmış bir haldeyken, lazer şovunun aslında daha çok arkadakilere "Wow!" dedirttiğini biliyordum. Bense Romy'nin sesinin güzelliğinin karşısında erimiş, Oliver'ın sesiyle bütünleşen oyunculuk yeteneği ve bakışları karşısında donup kalmıştım. Hani herkesin şu çok sevdiği ve neredeyse "iyi"yle aynı anlama getirdiği "seksi" kelimesi var ya, Oliver için gerçek anlamda bunu kullanabiliriz sanırım. Etkileyici sesi, bakışları, Romy'ye yaklaşıp neredeyse biraz sonra dudaklarına yapışacakmış gibi görünmesi ve sahnedeki duruşu, onu "Yaşayan en seksi erkek vokaller" listesine sokabilir. Romy'nin de ara sıra seyircilere yaklaşıp gülümsemesi, cool görünümünün altındaki sıcak kişiliğini ortaya çıkarır gibiydi. Onların biraz gerisinde dursa da, aslında keyboard'u ve perküsyon aletleriyle performansı tamamlayan ve ona bu büyülü dokunuşu sağlayan Jamie'nin etkisi de anında hissediliyordu.

Instagram: @manolyafikri

İkili vokal gerçekten muhteşem bir şey ama Oliver ve Romy'ninki gibi birbirini dengeleyen ve yin-yang etkisi gösteren seslere her zaman rastlamak mümkün değil. Sesin haricinde, sahnedeki duruşları da şu yaşıma kadar izlediğim bütün gruplardan çok farklı. Aralarında aşk olmasa da, iki yaşından beri birlikte olmaları, birbirlerini çok iyi tanımaları ve birlikte çok rahat olduklarını hissetmek onları farklı bir konuma getiriyor olabilir.

Onları izlerken gerçekten büyülendim ve bazı şarkılarda aklımı da kalbimi de orada bıraktım. İnsanın içine işleyen türden dedikleri bu olsa gerek. Sadece bir kere çok kısa süren teknik bir aksama haricinde, iki albümü dengeleyerek oluşturdukları setlisti çatır çatır çaldılar. Hafızamda yanlış bir şekilde konumlanmadıysa, setlist buraya gelmeden önceki son konserleriyle aynıydı. Bir saati biraz geçen performans boyunca neredeyse hiç dinlenmediler ama performanslarında en ufak bir aksama olmadı. Simsiyah görünümlerine rağmen, içimizi ışıkla doldurmayı başardılar. Festival ve konserlerle dolu olacağını düşündüğümüz yaz aylarında, Soundgarden'dan sonraki ilk konserim bu oldu, hayatımdaki en güzel bayram hediyesi olarak kayıtlara geçti.

Setlist
Try - Heart Skipped A Beat - Crystalised - Reunion - Sunset - Missing - Fiction - Night Time - Swept Away - Shelter - VCR - Islands - Chained - Infinity // Bis: Intro - Angels


- Crystalised, Angels ve Chained'i çekebildim. Buyrunuz:








Ufak notlar:

1- On Your Horizon'ı daha önce izlememem büyük bir kayıpmış bunu anladım. Hani sabırsızlıkla beklediğiniz grupların öncesinde çalanlara tahammül edemezsiniz, bitirseler de gitseler dersiniz ya, bu kez tam tersi oldu. O kadar güzel çalıyorlardı ki, kısa sürdüğüne üzüldüm. Bir ay sonra, Rock'n Coke sahnesinde görüşürüz diyorum.

2- Konser seyircimizde neden bir adım bile ilerleme olmuyor? Hayret ediyorum. Alakasız yerlerde hoplayıp milletin üstüne çıkmalar ve radyo yutmuş gibi konuşan insanlar her yerde! Bu yüzden her konserde en öne yapışıp saçma kalabalığı kendime göre biraz engellemiş oluyorum ama oraya müzik dinlemek için gelen insanların suçu ne? Konser adabını bir öğrenebilsek, her şey çok daha güzel olacak.

3- Parkorman hem ulaşımı hem de atmosferi açısından konserler için çok iyi bir mekan, umarım gelecek yaz da orada bir sürü konser izleriz. Vodafone ve Pozitif'e sonsuz teşekkürler!

5.8.13

Büyüksün Roger Waters!



Sanırım hayatımdaki en büyük pişmanlıklardan biri olarak kişisel tarihime geçecek bugün. Roger Waters konserine isteyip de gidememek, konserden gelen fotoğraf ve videoları görünce daha büyük bir acıya dönüştü. The Wall turnesi kapsamında gerçekleşen bu konserin, dev sahne gösterisi dışında çok daha büyük olaylara ev sahipliği yapacağını tahmin etmek zor değildi. Zira, konser başladıktan sonra Twitter ve Facebook'a düşen görseller de bunları doğrular nitelikteydi. Waters'ın "Hoşgeldiniz" diyerek konuşmaya başlaması, şarkılarını devlet terörü kurbanlarına adaması ve Gezi direnişi boyunca kaybettiğimiz arkadaşlarımızın dev ekranda belirmesi... Fonda da "Bu daha başlangıç mücadeleye devam!" ya da "Her yer Taksim, her yer direniş!" sloganları. Herhalde orada bunu yaşayanlar için, bu yazın en anlamlı günlerinden biri olmuştur.



Şu tweet'i görüp de duygulanmayan, gözünden bir damla yaş süzülmeyen olmuş mudur?





9.6.13

#OccupyGezi // Özgürlük, barış ve huzur için


Bir ağaçla başladı her şey. Bütün farklılıklarımıza rağmen hepimizi bir araya getirdi. Yıllar süren uykumuzdan uyanıp, özgürlüğümüzün peşine düştük. 10 yıldır sansürlenen hayatımızı eski rengine kavuşturmak için toplandık. Birbirimizi ötekileştirmeden bir araya gelip, gerçekten bir olduk. 31 Mayıs'tan itibaren yaşadıklarımızı kelimelere dökmek o kadar zor ki. Bu hepimizin ilk kez yaşadığı bir tecrübeydi. Çok şey yazılıyor, her gün onlarca yazı okuyoruz ama toplumsal hafızamız çok zayıf olduğu için ne kadar yazılırsa o kadar iyi olur diyerek, ben de kendi arşivim için, unutmamak için bazı alt başlıklar halinde yazmak istiyorum. 

Polis - Biber gazı - Yaralanma - Ölü

Polisin müdahalesine rağmen hiç birimiz Gezi'ye gitmeye kalkışırken korkmadık. Bir ara "Çok öndeyiz galiba" desek de, geri çekilmedik hiç. Hatta gazın geldiğini hissettiğimizde aramızdan biri "Gitmeyin arkadaşlar, geri çekilmeyin. Direnin!" diyerek bize güç vermişti. Gaz yiyeceğimizi bile bile Taksim'e yürüdük. "Biber gazı ilk başta etkiliyor ama üçüncüsünde alışıyorsun" diyorlardı. Deniz gözlüğü, maske, Talcid'li su çantalarımızın ayrılmaz parçası oldu. O gazı tatmasak utanacak hale geldik. Sonra da alıştık zaten, nasıl müdahale edeceğimizi de ilk gazdan sonra öğrendik. Bu arada polisin orantısız sevgisi giderek daha da büyüyor, bizim de sabrımız sınanıyordu.

Biber gazının yanı sıra portakal gazı kullanıldığı söylentileri yayılıyor, artık ne soluduğumuzu da bilmiyorduk. Bu 12 günde yaralıların sayısı artık sayılamayacak duruma geldi. Son durum 4 binin üzerinde yaralı ve maalesef 2 ölü. Gizlenen kask numaraları, sökülen Mobese kameraları sayesinde bunlar unutulacak sanılmasın. Zamanı gelecek ve bunların hepsinin hesabı sorulacak. İnanıyorum, inanmak istiyorum. 

Flamasız Gezi

İlk baştaki gibi direnişimize en barışçıl şekilde devam etmek istiyor ama aradaki provokatörleri engellemekte zorlanıyorduk. 1 Haziran Cumartesi günü, bundan tam bir hafta önce CHP mitingini iptal ettiğinde bütün otobüsler Beşiktaş'a gelmişti. Biz Beşiktaş'tan yürümeye başladığımızda aramıza katılan gruplara "Bayraklarınızı indirin! Biz burada hiçbir partiyi desteklemiyoruz!" diye bağırmıştık. Hatta ben bizzat CHP'li hanımlardan birine bayraklarını otobüste bırakmalarını rica etmiş ve bu direnişin hiçbir partiyle ilgisi olmadığını anlatmaya çalışmıştım. 

Şimdi düşününce bir haftada neler değiştiğini daha iyi anlıyorum. Bunlardan en önemlisi de, ortada hiçbir parti yokken, şimdi Taksim'de bir sürü derneğin ve partinin bu durumdan yararlanmaya çalıştığını görüyorum. Hiç biri muhalefet yapamazken, şimdi bundan pay çıkarmaya çalışmalarını çok aciz buluyorum. Misal BDP, Kürt meselesinin gündem düştüğünü hissedince hemen "Biz de olaya dalalım, provoke edelim" durumunda. Onun dışında da Türkiye'de şu an var olan bütün partiler eskimiş sloganları, her şeyden de öte eski siyaset yöntemleriyle davranıyorlar. Bu direniş elbette ki sonsuza kadar böyle sürmeyecek, demokratik bir sürecin işlemesi gerek, bu süre içerisinde belki yeni bir parti ortaya çıkar. Can Dündar'ın bu yazısını okuyunca "Neden olmasın?" dedim. Şu anki siyasetçiler bizim artık değişim istediğimizi ve bunlardan sıkıldığımızı anlamıyorlar. İşte bu yüzden, yeni bir oluşum olana kadar, şu anda Gezi Parkı'nı flamalarla dolduran herkes o bayraklarını geri alsın istiyoruz, flamasız Gezi'yi geri istiyoruz.




Medya

Başından beri olayın saklanmaya çalıştığını geçtim, Recep Tayyip Erdoğan'ın havalimanındaki konuşmasından sonra yedi gazetenin aynı başlıkla çıkması sevgili medyamız hakkında her şeyi anlatıyor zaten. Ülkede en özgür olması gereken kurumun bu halde olması, maalesef acınası bir durum. Bu yüzden Twitter ve Facebook'tan CNN'e, BBC'ye, Guardian'a, Al Jazeera'ye yazarak destek istedik. Bizim medyamız görmüyorsa, onlar yazar dedik ve yazdılar da. Henüz birilerinin eli oraya uzanamıyor çok şükür.

Ana akım medya bütün bu olaylar olduğunda susarken, daha önce muhtemelen hiç birimizin varlığından dahi haberdar olmadığı Halk TV çıktı ortaya. Taksim'den, Beşiktaş'tan canlı yayın yaparak bütün olayları göz önüne serdiler. Başbakan'ın baş belası dediği Twitter da hayatımızı kurtardı. Taksim civarında 3G erişimimiz jammer'lar tarafından kısıtlansa da, ilk haberleri ilk oradan aldık, almaya da devam ediyoruz. 



NTV ve CNN Türk protestolar yüzünden daha sonra polis şiddetini göstermeye başlasa da, hala güvenilir olmadıklarını hepimiz biliyoruz. Bu olaylar olurken susan kanallar, başbakanın Tunus'tan döndüğü akşam saatlerce canlı yayın yaptı mesela. Havalimanına belediyelerin SMS'leriyle toplanan yandaşların sayısı da inanılmaz bir şekilde abartıldı. 

Oysa benim hayalini kurduğum medyada mizah var. Youtube'da Olacak O Kadar'ın 90'lardaki videolarına baktığımda "Vay be, bunlar TV'de yayınlanıyormuş" diye hayret ediyorum. Aslında tam da olması gereken bu değil mi? Siyasetçiler hakkında parodiler olsun, karikatürler çizilsin, talk show yapanlar hafif ucundan dokundursun. Onlar da bizim gibi bunlara gülüp geçsinler, biraz rahat olsunlar. Değer mi bu kadar gerim gerim gerilmeye? "Biraz gevşeyin yahu" diyesim geliyor çoğu zaman. 

Gazetecinin yazarken "Patron ne der?", "Bu konuyu yazarsam beni Twitter'da linç ederler", "İşten çıkarılmasam bari" diye düşünmesini istemiyorum. Birilerine yaranarak yazmasını hiç istemiyorum. 


Gezi'deki son durum

Direnişin 12. gününde, Taksim son zamanlardaki en büyük, en coşkulu kalabalığı gördü. İzmir'de de aynı durum gözlenirken, diğer şehirlerde hala tam olarak neler döndüğünü bilmiyoruz. Oradaki insanlar güvende mi? Bu sorunun cevabını yine Twitter'da bulmaya çalışıyoruz. Onlar orada direnirken, buradaki gevşeme halinden de biraz utanıyorum açıkçası. Gezi'ye baktığımda oradaki durumun amacından biraz saptığını ve bazı insanların eğlence için orada olduğunu gözlemliyorum. Sırf bu yüzden iki gündür gidesim de gelmiyor. Henüz elimize hiçbir şey geçmemişken, başbakan hala oraya kışla yapılacak derken, iki arkadaşımız ölmüşken, eğlenmek için daha önümüzde çok zaman olduğunu düşünüyorum. Direniş için direnelim diyorum. 


Ne istiyoruz?

Gezi'deki ağaçlar 31 Mayıs'tan itibaren bu direnişin sembolü, özgürlük çığlığımızın sesi oldular. Durumun bir ağaçtan çok fazlası olduğunu hepimiz biliyoruz.
Peki ne istiyoruz?
- Bizi dinleyen hükümet
- Kendilerine oy vermeyen vatandaşlarının isteklerini de dikkate alan bir hükümet
- Özgür basın
- Bizi koruyan polis
- Kaç çocuk yapacağımıza karışmayan başbakan (Gerçi bu olaylardan sonra çoğumuzun 3-5 çocuk yapası geldi, yalan değil)
- Özgür yargı
- Hoşgörü
- Farklılıkları hor görmemek, ötekileştirmemek
- Üst perdeden konuşmayan bir başbakan - Babamız bile bizi böyle azarlamıyorken başbakanın azarlaması çok koyuyor(!)
- Sinemalarımızı, parklarımızı, sokaklardan çekilen masalarımızı, müzik festivallerindeki 24 yaş sınırının kalkmasını. 

Cihangir - Peace boy


Kısaca; özgürlük, barış ve hoşgörü istiyoruz. Bunları elde edene kadar ne olur rehavete kapılmayalım, haklarımızın peşinden gidelim ve onurlu direnişimizi sürdürelim.

Okuyan herkese çok sevgiler.


*Bu arada günlerdir birinin "Big Mouth Strikes Again"i kullanarak bir şey yapmasını bekledim ama kimse yapmayınca iş başa düştü. Morrissey'e sevgilerimi iletirken, ondan neden ses çıkmadığını da merak ediyorum. Bilenler haber versin, fax falan gönderelim kendisine, malum Twitter'ı yok.

19.4.11

Well-Q Brasserie

Uzun zamandır yazmak istediğim bir postu daha fazla geciktirmenin alemi yok diyerek sizleri Well-Q Brasserie'ye davet etmek istiyorum. Eğer Çekmeköy taraflarında oturuyorsanız adını mutlaka duymuş, ya da gitmişsinizdir. Mis gibi bahçesi ve şahane yemekleriyle o bölgenin en iyi mekanı dersem yalan olmaz. Birkaç kere gittikten sonra bunu paylaşmam gerek diye düşündüm çünkü son gittiğimde önüme gelen sufle tabağı beni mest etti. Birazdan fotoğrafını gördükten sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız!
Özellikle hafta sonları açık büfe brunch'ının çok iyi olduğunu duydum, ona henüz denk gelmedim ama bir hafta sonu mutlaka denemem gerek. Sitedeki fotoğraflar çok iştah açıcı çünkü. 
Benim gibi bir patlıcan-et kombinasyonu delisi için patlıcanlı etli penne arabiatta var ki, seviyorsanız bağımlısı olabilirsiniz. Fajita'yı da baya güzel yapıyorlar. Sanırım o menüdeki her şeyi denemek istiyorum!
Bunu yazmamın bir diğer sebebi de, şu an bir fırsat sitesinde gördüğüm Well-Q fırsatı. Hani bu varken mutlaka denemeniz gerek diyorum. Herhalde Şehir Fırsatı'yla başlayan bu sitelerin en güzel yanı bir sürü değişik lezzeti tatmak ve yeni mekanlar öğrenmek. 
Gittim, gördüm, yedim, sevdim. Sizde denemek isterseniz önce web sitelerine bir göz atın, daha sonra günün fırsatından yararlanın.




9.4.11

Keyif

Güneşli bir Cumartesi'den sonra meteoroloji yanılmazsa yağmurlu ve soğuk bir Pazar günü bizi bekliyor. Baharın kokusunu aldık bir kere, soğukta olsa fark etmez, atacağız kendimizi sokaklara. 
Şahane bir kahvaltı denince aklıma ilk Karaköy Namlı geliyor. Fiyatlar ortalamanın birazcık üstünde ama arada böyle kaçamaklara yer vermek gerek. Tıka basa doymak istiyorum, uzun uzun oturup keyif yapmak istiyorum derseniz açık büfe brunch kişi başı 38 TL imiş. 




Çok yediniz, doydunuz. Tabi onları yakmak gerek. O zaman Karaköy'den Tünel'e doğru yavaş yavaş yürümeye başlayın. Galata'ya uğradığınızda şöyle bir durun etrafa bakın. Shopping Fest'in Galata'ya uğradığını göreceksiniz. Her şeyin en farklısını orda bulabilirsiniz, hemde bu sefer %70'lere varan indirimlerle. Pek beğendiğim FuduMudu ve ilginç takılarıyla Urban Bake, şahane kıyafetleriyle Burcu Kuru tasarımları ve daha fazlası için Building'e uğramayı unutmayın. Hatta en iyisi Twitter'da Serdar-ı Ekrem Sokağın hesabını takip edin ve sokakta olan biten her şeyden haberdar olun. 




Birazda sanata bulaşın ve son zamanlarda şahane işleri sergileyen Galerist'te Ayça Telgeren'in dün sergilenmeye başlayan ilk kişisel sergisi "Serbest Dalış"a göz atın. Cut out tekniğiyle oluşturduğu dev yapıtları 7 Mayıs'a kadar Galerist'te görebilirsiniz.




İstanbul Film Festivali devam ederken, pazar gününüzü güzel bir filmle sonlandırmak kadar iyisi olamaz. 21:30'da Rexx'te gösterilecek gala filmlerinden biri olan "Never Let me Go(Beni Asla Bırakma)" veya Fitaş'ta gösterilecek "Rabbit Hole(Mutluluğun Peşinde)" ağır tempolu filmleri kaldırabilen bünyelere tavsiyemdir. Fakat ben Hollywood'dan şaşmam derseniz şu an gösterimde olan Source Code gayet sürükleyici görünüyor!




Filmden önce Que Tal'a uğrayıp tapasların tadına bakın, festival biletinizi gösterdiğiniz takdirde %10 indirimde bonusu!


Günün şarkısı Bloc Party'den gelsin, Sunday.  http://fizy.com/s/1mkg8m


İyi Pazar'lar!

24.2.11

Belediyecilik bunu mu gerektirir?

Aslında bu soruyu gerçekten bilmediğim için soruyorum. Dün bir iş için yolum Bahçelievler'e düştü. Dönerken 5 dakikalık bir mesafeyi yürümem gerekiyordu. Tabii yürüyebilirsem... Zira, İzzettin Çalışlar Caddesi'nin büyük bir bölümünde yol bakımı yapılıyordu. Bütün mekanların önü ve kaldırımlar kaldırılmıştı. Bölüm bölüm değil tamamen upuzun bir yolda kaldırım yoktu. O sırada nasıl yürüyeceğimi düşünürken fotoğraf çekmek aklıma gelmedi ama metrobüse giden sokağa girdiğimde de aynı görüntüyle karşılaşınca hemen orayı fotoğraflamam gerek diye düşündüm (Bu arada kalitesiz cep telefonu fotoğrafları için kusura bakmayın, makinemin pilini almamışım!). Ben o hiç sevmediğim ama yağmurlu günde giyerim diye aldığım balıkçı tarzı çizmelerimi giymiştim. Fakat o yoldan geçmek zorunda olan çocuklar, yaşlılar, işe giden insanlar var. Tekrar altını çizmem gerek, bu fotoğrafları çektiğim sokak, metrobüse çıkan sokak.
Bilmiyorum aranızda inşaattan anlayan birileri var mı ama bu nasıl bir görüntüdür? Bu iş başka türlü yapılamaz mı?










1.2.11

Social Media Week - Istanbul



McCann Erickson'un organize edeceği Sosyal Medya Haftası dünyanın birçok başkentiyle eş zamanlı olarak 7-11 Şubat tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleşecek. İlk kez 2009'da New York'ta düzenlenen etkinlik medyada geniş yer bulmuş ve 2010'da 6 şehire daha yayılmış. 2011'de ise bu şehirlerin arasına biz de katılıyoruz. Twitter'da tesadüfi bir şekilde rastladığım Social Media Week hesabını gördükten sonra sitelerinden programı inceleyince gerçekten çok heyecanlandım.
İster profesyonel, ister amatör olarak bu konuyla ilginenin ama sosyal medya artık hayatımızın bir parçası, o yüzden bu etkinlikte herkes kendine göre bir bölüm mutlaka bulacaktır. Benim gibi editörlük yapmak isteyip dijital medya üzerine yüksek lisans yapmayı düşünen biri için ise çok daha heyecan verici bir etkinlik bu. Modadan teknolojiye, futboldan reklama, gazetecilikten müziğe kadar birçok konu ve popüler konuşmacılar var.
Yanlış bilmiyorsam, tüm etkinlik internet üzerinden canlı yayınlacak. E konu sosyal medya ise bunun olmaması şaşırtıcı olurdu değil mi? 
İlk iki günü Galatasaray Üniversitesi'nde, geri kalan üç gün Bilgi Üniversitesi'nde gerçekleştirilecek etkinliğin açılış ve kapanış partileri Nublu'da olacak. Seminer sonrası yorgunluk atmak için haftanın 5 günü Nublu toplanma mekanı olacak. Etkinlik saatinin gündüz olması tabii ki çalışan kesimi olumsuz yönde etkiliyor ama yine de katılımın iyi olacağını düşünüyorum. Bigumigu'dan Sosyal Medya Trendleri'nin kontenjanı çoktan doldu bile!
Social Media Week'e katılım tamamen ücretsiz, yalnız, katılım günlere göre değil etkinliklere göre yapılıyor. Toplam 27 ayrı başlığa sahip olan programdan kendime 17 tanesini seçtim. Sizde kontenjan dolmadan etkinliklerde yerinizi alın! Umarım o zamana kadar bir aksilik olmaz ve orada görüşürüz. Kimler geliyor, görelim? 

Program, kayıt ve daha fazlası için Social Media Week website, facebook, twitter.

26.1.11

Blogger's Base

Daha önce Musicincolors ve Musicalife kardeş sitelerinin sahibi Hayalsu'dan size bahsetmiştim, bugün kendisiyle tanışma fırsatım oldu. Panel sonrası Bloggers Base'i çok duyduğunu ve merak ettiğini söyleyince bizde merakımızı gidermek için Serdar-ı Ekrem yollarına düştük. İstanbul'un aşırı yağmurlu ve benimde topuklu ayakkabı giydiğim bir güne denk gelmesi haricinde iyi ki Bloggers Base'e gitmişiz.
İçeri girince plaklarla dolu bir giriş sizi karşılıyor. Daha sonra ufak bir Cafe Nero köşesi ve Blogger'ların kuşatma alanı! Orda kullanabileceğiniz notebook'lar mevcut. İnanılmaz güzel seçilmiş kitaplar ve objeler var. Hani "çok sıcak bir ortam" derler ya klişe deyişle, aynen öyle. Ben çok sevdim, bir dahaki sefere orada daha çok zaman geçirmeyi, hatta bir an önce tekrar gitmeyi planlıyorum. Tabii İstanbul havası kendine gelince!





22.1.11

Frida Kahlo and Diego Rivera at Pera Museum

Pera Museum is one of the best located art place in Istanbul. Museum opened in 2005 in beautiful old building. If you visit Istanbul, you'll probably walk around in Taksim and you should visit Pera Museum there too. Frida Kahlo-Diego Rivera from the Gelman collection started in 23rd of December 2010 and lasts to 20 March. Everyone in the city asks each other "Did you visit Frida exhibition?". Finally I went there 2 days ago. Maybe you saw Frida's movie or read about her life. It was full of pain, 20+ operations, a mad love and painting. She was "Woman of pain". But that made her stronger, you can see that strong face in her self-portraits and its like she's against to world. When you see her photographs and then see her self-portraits you'll see how realistic she is. She didn't paint herself as she wants to be, she painted how she is - never changed anything in her face.
There is also her husband Diego Rivera's paintings. When Frida meets Diego, he was famous painter in Mexico but it seems like Frida passed his fame. They feed each other in politics and shared so many things but I believe that they're so different in painting, Frida is more realistic and sharp.
Pera Müzesi, İstanbul'da en güzel yerlerden birine konuşlanan müzelerin başında geliyor. 2005 yılından beri Tepebaşı'na sanat taşıyor. 23 Aralık'ta Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisini başlattığından beri şehrin en konuşulan etkinliğine imza attı. Herkes birbirine "Frida'ya gittin mi?" diye soruyor. İnsanlarda bu merakı yaratmak bile büyük bir başarı.
Frida Kahlo'nun hayatını okuyanlarınız ya da filmini izleyenleriniz vardır belki. Meksika'nın kuşkusuz en ünlü kadın ressamı olan Frida'nın hayatı çocuk felci, daha sonra geçirdiği ağır kaza, 20'den fazla ameliyat ve delice bir aşk ve resimle geçmiş. Yani onun için "Acıların Kadını" dersek hiçte abartmış olmayız. Yaşadıkları onu ezmemiş hatta tam tersine onu çok güçlü kılmış. Oto-portlerinde yüzündeki o sert ve dünyaya karşı duran tavrını görebiliyorsunuz. Fotoğraflarına bakınca oto portrelerinin çok gerçekçi olduğunu, kendisini olmak istediği gibi değil olduğu gibi çizdiğini göreceksiniz.
Sergide Frida'nın kocası Diego Rivera'nında tabloları mevcut. Diego, Frida'yla tanıştığında Meksika'da ünlü bir ressamdı ama Frida'nın onun ününü geçtiğini hissediyorsunuz. Frida tablolarını yaparken eşi yanında olsa da ben onların resimlerinin çok farklı olduklarını düşünüyorum. Siyasi ve fikir anlamında birbirlerinden beslenmiş olsalarda Frida'nın tabloları çok daha keskin.
Neredeyse bütün tabloların fotoğraflarını çektim ama sadece birkaç tanesini sizinle paylaşacağım, çünkü oraya gidip sergiyi gezmenizi isterim.

1- Photo by Bernard Silberstein / Frida paints self-portrait while Diego observes - 1940
2- Self-portrait as Tehuana (Diego in my thoughts) by Frida Kahlo - 1943
3- Portrait of Diego Rivera by Frida Kahlo - 1937
4- Self-portrait MCMXLI by Frida Kahlo - 1941
5- Portrait of Natasha Gellman by Diego Rivera - 1943
6- Photo by Nickolas Murray / Frida Kahlo in New York - 1946
Other exhibition in Pera Museum is Scenes from Tsarist Russia, 19th Century Russian Classics. Masterpieces from Russian Museum Collection is like history in the paintings. I must confess that I like this exhibition more than Frida's. Tolstoy's portrait by Nikolai Yareshenko is awesome, like he's staring at you. My favourite is huge and glamorous Konstantin Makovsky painting that made in 1869.
Pera müzesinin aydınlatması ve yerleşimi harika. Bazı sergilerde mesela ışık çok az ya da çok fazla olunca gözünüz yoruluyor ve baktığınız şeye odaklanamıyorsunuz. Pera'da ise her şey yerli yerinde.
Şu anda orda sergilenen bir diğer şey ise Çarlık Rusyası'ndan Sahneler, 19. Yüzyıl Rus Klasikleri. Rus Devlet Müzesi'nin koleksiyonundan seçilen klasikler tarihin tablolara dökülmüş hali. İtiraf etmem gerekiyor ki, onları gezerken Frida'dan çok daha fazla zevk aldım. Tolstoy'un portresine bakınca gözlerinin sizin üzerinizde olduğunu zannediyorsunuz. Konstantin Makovski'nin 1869'da çizdiği tablo ise en görkemlilerden biri. O tablodan 10'larca portre çıkar, o kadar muhteşem ki.


1- National Fete During Shrovetide on Admiralty Square in St.Petersbug by Konstantin Makovsky - 1869
2- Yule Fortune-Telling by Nikolai Pimonenko - 1888
3- Portrait of an Unknown Woman by Nikolai Yaroshenko - 1893
4- Portrait of the Writer Leo Tolstoy by Nikolai Yaroshenko - 1894


Also there is a collection of Suna and İnan Kıraç foundation which includes orientalist painting, Kütahya tiles and ceramics... In short; unique art about Ottoman and Turkey. Must see: The Tortoise Trainer famous painting by Osman Hamdi Bey.
Don't forget to drink in Pera Cafe and in the end visit Art Shop.
For more: visit Pera Museum's site.
Düşlerin Kenti İstanbul'da da "Kaplumbağa Terbiyecisi"sini dünya gözüyle görmeyi unutmayın. Eski Fransız cafe'lerini andıran Pera Cafe'de giriş katta sanatseverleri bekliyor.
Pera Müzesi etkinliklerinden haberdar olmak için buraya tıklayarak siteye ulaşabilirsiniz.


23.12.10

Bu kadar alışveriş merkezi yetmez mi?

Çocukluğuma dair hatırladığım şeylerin başında Galleria Fame City'de geçirdiğim güzel zamanlar gelir. Çok küçüktüm, Galleria'nın tek alışveriş merkezi olduğu yıllardı. Oraya gitmek en büyük eğlencelerden biriydi. Anneme Galleria açılmadan önce nerelerden alışveriş yaptığını sordum. "Nişantaşı ve Osmanbey'den alışveriş yapar, çoğu zamanda aldığım Burda dergisinin yardımıyla size kıyafet dikerdim" dedi. O elbiseleri hatırlıyorum, kesinlike sahip olduğum en güzel kıyafetler onlardı.
Şimdi ise giysilerde seçeneğimiz sınırsız ve alışveriş merkezine gitmek eğlence dışında bir rutin oldu. Tabii ki çeşitlilik ve seçeneklerin çoğalması çok güzel ama artık bu kadarı fazla olmuyor mu? Şehrin her tarafı kocaman beton yığınlarıyla dolduruldu. Nefes alacak yerler gittikçe azalıyor. İstanbul'daki AVM sayısı 100'e yaklaşmış durumda ve hala yeni projeler yapılıyor. Bu kadar çok alışveriş merkezine karşın, haftasonları gittiğinizde hepsi tıklım tıklım oluyor. Bunu gören yatırımcılarda insanların buna ihtiyacı olduğunu düşünerek ve para kazanacaklarını bilerek yeni projeler üstünde yoğunlaşıyorlar. Ama para kazanmanın başka yolları, insanların zaman geçireceği başka yerlerde olmalı.
Lunaparkları saymıyorum, İstanbul'da bana iyi bir eğlence parkı söyleyebilir misiniz? Bence İstanbul Disneyland ayarında bir eğlence parkını hak ediyor. Hatta bu zamana kadar yapmamaları çok tuhaf.
Peki MAC, Sports International, Hillside gibi uçuk fiyatlı spor merkezlerinin haricinde uygun fiyata gidebileceğimiz spor kompleksleri? Belki belediye tesislerini söyleceksiniz ama onlarda gün, saat kısıtlaması var. Haftada 2 gün, 2 saat yüzeceksiniz diye 180 TL veriyorsunuz ki bu da belediye tesislerine ve saatine göre çok yüksek bir fiyat. Hani hep Avrupa ve Amerika önümüzde örnek ya, madem öyle AVM açılacağına daha çok spor kompleksi yapılsa. Merter-Ataköy arası İstanbul'un en yoğun nüfusunun olduğu yerlerden birinde doğru düzgün yüzecek bir havuz yok. Amerika'da AVM çılgınlığı var evet, neredeyse her semtte gidebileceğiniz kocaman alışveriş merkezleri mevcut ama ona karşılık her semtte 25 dolar gibi uygun bir ücretle aylık saat ve gün sınırlaması olmadan spor yapabileceğiniz yerlerde var. Ülkemizde bunlar hala lüks sayıldığı için belirttiğim spor merkezleri sadece üst tabakaya hitap ediyor.
Türkiye'de bunları gerçekleştirebilecek yatırımcılar yok mu? Gelir düzeyinin az olduğu, arsa fiyatlarının düşük olduğu yerleri AVM'lerle dolduracaklarına daha faydalı birşey yapıp bunlara kafayı yorsalar mesela?
Kişisel gelişim kursları, tiyatro-konser salonları olsa daha fazla... Bunlar arz talep meselesi olabilir ama toplumun şekillenmesi dış etkenlerede bağlıdır. İnsanlar çevrelerinde olanlara kayıtsız kalamazlar. Yerinde saymayan, ilerleyen bir toplum için onu kültürel ve sosyal açıdan doyurmak gerekir. Umarım bu çılgınlık bir yerde son bulur ve şehri yok etmeden önce dönüp ona bir bakma fırsatı bulurlar.

17.9.10

Grand Bazaar - History Smells Good

So many shopping malls opening in the world-everywhere. They are huge, reachable and we could find everything in one place. Except of that Grand Bazaar is still the most beautiful one. Grand Bazaar located in Istanbul, Turkey - one of the oldest(since 1461) shopping center in the world. Silvers, golds, kaftans, hand made plates blinks you from shopping windows. They all seems beautiful to you. Even if you don't want to buy something, you could go there just for great Turkish coffee.
My mom always says "Buy less, but what you buy should be timeless and have good quality". I didn't keep her words before but for 1 year I understand what she tried to told me. We all fooled by stores discount news. We tried to reach and buy all the things that cheap and nice. For sure its not conscious shopping, we lose themseves in stores. When you stop and think about that you'll see you have many clothes or accessories that you bought cheap but don't use anymore. When I thought to bring limits to my accesories buying last year, I came across to very nice store in Grand Bazaar. Its full of silvers, gemstones like ruby, sapphire, emerald and semi-precious stones like amethyst, amber, onyx. Me and mom spent three ours in that little store! We found amazing things. They are starting from average prices and go up to thousand dolars. So I decided to buy less but great. Don't forget to shop from your local stores. They always have best things but when we are living in one place we generally can't see its precious things.

Kocaman alışveriş merkezleri açıladursun içlerinde hala en güzeli ve en kendine has olanı Kapalıçarşı'dır. Pırıl pırıl vitrinler, o vitrinlerden size göz kırpan gümüşler, altınlar, kaftanlar, tabaklar o kadar güzel görünür ki gözünüze. Düşünsenize 1461'de açılan bir yer, neler görmüş geçirmiş. Osmanlı zamanını canlandırın kafanızda, fesleriyle kaftanlarıyla orada dolaşan insanlar gelir gözlerinizin önüne.
Bir şey alacak olmasanız bile sadece o güzel atmosferi yaşamak, güzel bir Türk kahvesi içmek için uğrayabilirsiniz oraya.


Annem her zaman "az ama kaliteli ve zamansız şeyler al" diye söyler bana. Eskiden onun bu dediklerine önem vermezdim ama geçen seneden beri onun sözünü tutmaya çalışıyorum. Mağazalarda kocaman gördüğüm %50, %70'lere kanmadan sadece ihtiyacım olan ve gerçekten üstümde güzel duran şeyleri almaya çalışıyorum. Bunun Kapalıçarşı ile alakası ne derseniz, oraya gelmek üzereyim. Ben eskiden beğendiğim her takıyı almaya çalışırdım. Tabii pahalı olanları değil, accesorize, claire's gibi uygun mağazalarda ya da pasajlarda gördüğüm güzel, ucuz ama çabucak deforme olan şeyleri alırdım hep. Sonra bu ucuz diye aldığım şeylerin aslında çok masraflı olduğunu fark ettim. Çok beğenerek aldığım bir küpe 3-4 kez kullandıktan sonra kararıyordu böyle olunca takmak istemiyordum tabii. Takılarıma bir sınırlama getirmeyi düşündüğüm sırada annemle Kapalıçarşı'da çok güzel bir dükkan keşfettik.Doğal taşlar ve gümüşlerle dolu küçücük dükkan daha ilk gidişimizde bizi içine aldı ve 2 metrekarelik yerde farkına varmadan 3 saat geçirdik. İşte orda edindiğim takılar hayatım boyunca takabileceğim, hatta ilerde çocuklarıma bırakabileceğim kadar güzel şeyler. Aklınıza sakın aşırı pahalı şeyler gelmesin. Aldıklarım içinde küçük yakut, zümrüt taşları olan gümüş aksesuarlar. Taşları 1. kalite olmadığı için fiyatları çok uygun. Fikriniz olması için fiyat vereyim; gümüş bilezik $35, zümrüt damlalı küpe $45, annemin aldığı 5 farklı taştan oluşan 4 sıralı kolye $300 civarı, ametist takımlar 40 TL, yüzükler 15 TL'den başlayıp ağırlığına göre daha yukarılara çıkıyor.
Yanı başınızda duran bu şahane yerin değerini bilin, Kapalıçarşı sadece turistlerin gezeceği bir yer değil.











Photos taken randomly in grand bazaar by me. i don't have professional cam but try to do my best. Click on them to see original size.
Fotoğraflar kapalıçarşı'da tarafımdan çekildi. profesyonel kameram yok ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Üzerlerine tıklayınca orjinal boyutunda görüntüleyebilirsiniz.